İslam’ın Entelektüel Tarihi Atölyesi | Ders 3

Hocamız Prof. Dr. Oğuzhan Tan, atölyenin üçüncü oturumunda İslam entelektüel geleneğinde ilim ve bilgi kavramlarının anlamlarının bu kavramları kimlerin, hangi bağlamda ve hangi amaçla kullandığına bağlı olarak değiştiğini ifade etti. Dolayısıyla bilginin yalnızca nötr bir araç değil, aynı zamanda bir ideoloji ve epistemoloji taşıyıcısı olduğunu; kullanılan kaynaklara, yorum biçimlerine ve hedeflenen toplumsal inşaya göre bilginin anlamının farklılaştığını ifade etti. Hocamıza göre Kur’an’daki ilim ve marifet anlayışı, dinî bilgiden teolojik bilgiye geçişin zorunluluğunu belirleyen bir çerçeve sunmaktadır.

Gazâlî’nin Bilgi Arayışı ve Epistemolojik Dönüşümü

Gazâlî, el-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde felsefî ve aklî ilimleri derinlemesine incelediğini, ancak bunların kesin bilgiye ulaştırmadığını belirtir. Onun amacı bilgiden ziyade şüpheden arınmış mutlak yakîne ulaşmaktır. Bu arayış sonunda tasavvufa yönelmiş ve bu tecrübenin bir ürünü olarak İhyâu Ulûmi’d-Dîn’i kaleme almıştır.

Gazâlî, bilgiyi üç düzeyde sınıflandırır:

  • İlmel-Yakîn: Kavramsal ve zihinsel bilgi, yani bir şeyin mahiyetini bilmek (örneğin ateşin yakıcı olduğunu bilmek).
  • Aynel-Yakîn: Gözlemle elde edilen bilgi (ateşin gerçekten yaktığını görmek).
  • Hakkel-Yakîn: Tecrübe yoluyla elde edilen bilgi (ateşe girerek onun yakıcılığını doğrudan yaşamak).
    Hocamız, yakîn kavramının iki anlamına dikkat çekmiştir: Birincisi, deneyim sonucunda ulaşılan kesinlik; ikincisi ise zihinsel tam ikna hâlidir. Bu nedenle, Allah için ilim kavramı kullanılabilirken, yakîn kavramı kullanılmaz. Zira yakîn, sonradan kazanılan bir tecrübe durumudur.
    Yakînin ve Zan’ın Dereceleri

Hocamız, bilgi ve inanç düzeylerini şu şekilde sıralamıştır:

  1. Yakîn (%100 kesinlik): İtikadın konusudur; iman alanında tam kesinlik şarttır.
  2. Galebetü’z-Zan (%90 kesinlik): Baskın kanaat düzeyidir.
  3. Zan (%55 ve üzeri): Kuvvetli ama kesin olmayan bilgi.
  4. Şekk (%50): Tereddüt hâlidir, ancak “şüphe” ile eş anlamlı değildir.
  5. Vehm (%50’nin altı): Zayıf kanaat, hüküm bina edilemeyecek derecedeki bilgi.
  6. Cehl: Bilgisizlik hâlidir ve ikiye ayrılır: cehl-i basit ve cehl-i mürekkeb.
    Cehl-i basit, bir şeyin bilinmemesini ifade eder. Cehl-i basitin ahlaki bir yönü yoktur; çünkü kişi kötülüğü bilmediği için yapmaktadır. Cehl-i mürekkeb ise, kişinin bilmediği hâlde bilmediğini de bilmemesidir. Hocamıza göre, cehlin ardından cehalet gelir. Cehaletin son aşaması ise câhiliyyedir. Câhiliyye, artık kişisel bir davranış veya psikolojik bir hâl olmaktan çıkıp, cehlin ve cehaletin sistemleşmiş, norm hâline gelmiş biçimidir.
    Bu bağlamda hocamız, fıkıh ilminin yakîne (kesin bilgiye) değil, galibü’z-zan (baskın kanaat) ve zan (kuvvetli ihtimal) üzerine kurulu olduğunu ifade etmiştir. Hocamız, bu durumu açıklamak için meşhur fıkıh kaidesi “el-yakînü lâ yezûlü bi’ş-şekk” (kesin bilgi şüpheyle ortadan kalkmaz) ilkesine değinmiş, ancak galebetü’z-zan’ın şek ile bozulabileceğini belirtmiştir.Ayrıca hocamız, meşhur “el-fıkhu min bâbi’z-zunûn” (fıkıh zannî alandandır) sözünü hatırlatarak, bu anlayışın fıkıh ilminin doğası gereği bilgiye yaklaşım biçimini özetlediğini ifade etmiştir.

Kur’an’da Zan Kavramının Anlam Katmanları

Hocamız bu noktada Kur’an’da geçen zan kavramının, sonradan sûfîler veya fakihlerce sonradan verdikleri anlamların dışında bir mana taşıdığını vurgulamıştır. Bazı ayetlerde zan kelimesinin yakîn anlamında da kullanıldığını ayet örnekleriyle açıklamıştır.

Bu bağlamda hocamız, Kur’an’ı anlamaya çalışırken sonradan ortaya çıkan anlamların ve yorum biçimlerinin Kur’an’ın asli anlam alanına hâkim olmaması gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, sonradan ortaya konulan ve yerleşmiş kavramlar üzerinden Kur’an’daki kavramları anlamaya çalışmanın hatalı bir yaklaşım olduğunu belirtmiştir.

Mâtürîdî–Eş‘arî Gelenekte İman ve Delil

Hocamız, Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin Tabsıratü’l-Edille adlı eserinin “el-kelâm fî îmâni’l-mukallid” bölümünü okuyarak, Mâtürîdî ve Eş‘arî ekollerinde imanın aslının tasdik olduğunu, yani imanın özünün kalp ile onaylamak olduğunu açıklamıştır.

Hocamız, “el-mukallidu âsin bi-tarkihi ilâ ennehu mü’minun” ifadesinin, “taklit yoluyla iman eden kişi, tasdik etmekle beraber imanını delil ile temellendirmeye çalışmıyorsa —yani bir mukallid inancını ispat çabasına girmemişse— bu durumda âsî sayılır” anlamına geldiğini belirtmiştir.

Hocamız ayrıca, kelâm âlimlerinin temel inanç meselelerinde akla dayalı bir delil getirmeden iman eden kimseleri “gerçek anlamda mümin” olarak görmediklerini vurgulamıştır. Birçok âlimin, delilsiz mukallidin imanının geçerli sayılmayacağı görüşünü benimsediğini ifade etmiştir.

Kur’anî Düşünme Kavramları

Hocamız, Kur’an’da geçen düşünme fiillerini şöyle açıklamıştır:

  • Akıl: Kur’an’da bir cevher veya nesne değil, bir eylemdir; düşünme pratiği anlamına gelir.
  • Tefekkür: Bir nesne üzerine derinlemesine düşünmek; fikrî derinliğin eylemidir.
  • Tedebbür: Bir şeyin sonucunu, akıbetini düşünmek; “sonuç odaklı düşünme”.
  • Teemmül: Umutla düşünmek, Umutla düşünmek, umutla bilgi edinmek ve anlam arayışıyla tefekkür etmek.
  • Tezekkür: Geçmişten ders çıkararak anlam kurmak.
  • İzan: Hakikat ortaya çıktıktan sonra ona boyun eğmek; epistemolojik olduğu kadar ahlaki bir teslimiyet eylemidir.
    Atölyenin sonunda hocamız, hak ve bâtıl kavramlarının ontolojik bir içerik taşıdığı vurgulandı. Buna göre hak, varlık bakımından sabit, gerçek ve mevcut olanı ifade eder; bâtıl, yokluk anlamına gelir; hakikat ise varlığın zaman ve mekân sınırlarını aşan, daimî gerçekliğini temsil eder. Dolayısıyla hakikat, varlığı sürekli kılan ve ona anlam kazandıran temel bir ilke olarak tanımlanabilir.

X’de paylaşılmıştır.