İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji | Ders 3

İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmezin Usûl ve Metodoloji dersi kapsamında “Kur’an’ın Hakkı” başlığını taşıyan dersi gerçekleşti. Kur’an’ın kendi hakkını üç başlık altında ele alan hocamız, Kur’an’ın üç tür okunuşu olduğunu ve her okunuşun bir hakkı ve usûlünün olduğunu ifade etti. Bu okunuş türlerini şu şekilde sıraladı:

Lafzî ve Sesli (Taabbudî) Okuma

Lafzın veya metnin seslendirilmesi anlamına gelen okuma biçimidir. Bir metni tekrarlamak suretiyle yüksek sesle belirli bir disiplin içinde icra etmektir. Kur’an’ın bu şekilde okunmasında iki şey esastır: Birincisi asliyyeti muhafaza (hakk-ı tilavet), ikincisi hüsn-i edâdır. Kıraat ilimlerinin temel gayesi, bunları muhafaza etmektir: اَلَّذٖينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِهٖؕ / “Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler, onu hakkıyla okurlar.” (2/ Bakara, 121). Hakk-ı tilavetin gayesi hem hüsn-i edâdır, hem hüsn-i fehmdir, hem de hüsn-i ameldir. Hüsn-i edânın gayesi ise, Kelamullah’ın derin bir zevk ve estetik anlayışla bir medeniyet servetine dönüşmesini sağlamaktır.

Hüsn-i edâ sayesinde Kur’an’ın on beş asırlık zaman koridorlarından günümüze doğru yankılanarak evlerimize, mabetlerimize, sokaklarımıza ve semamıza karışan ilahi bir seslenişe dönüşmüş, bu sayede sadece kârîlerin değil, her yerde ve zamanda, her mertebeden bütün insanların dilini ve gönlünü şenlendiren Rabbani bir sedâ olmuştur.
Birinci okuma türünün sonunda hocamız, kıraat dendiğinde lafzın ifası ve icrasının bizatihi çok büyük bir mana taşıdığını belirtti. Ona göre, Kur’an’ı sadece entelektüel bir veri olarak algılamak, son derece eksik bir Kur’an telakkisidir.

Tedebbürî Okuma

İkinci okuma türünü taakkuli ve tedebbüri bir ameliyye olduğunu belirten hocamız, ayet kelimesi üzerinde durdu. Ona göre ayet, insandan Allah’a ya da insandan varlığa doğru uzanan, iki sonsuz boyutta bize muazzam derinlikler, detaylar, hakikatler göstermek üzere bizi kendi üzerinde tefekküre ve tedebbüre davet eden ilahi verilerdir.
Tedebbürî okumanın bize bir usûl kazandırdığını belirten hocamız, bu usûle göre ayeti nassa indirgemenin doğru olmadığını söyledi. Hocamız, ayeti nassa indirgemenin, Kur’an’ı yalnızca hükümler kitabı olarak görmeye yol açtığını; bunun da Kur’an’ın temel fonksiyonunu sınırlayıp onun ruhuna zarar verdiğini ifade etti. Ayrıca bu indirgemenin, ayetlerin vicdan, akıl, duygu, fıtrat ve varlık boyutuna yönelen mesajlarını perdelediğini de sözlerine ekledi.
Kur’an’ın bir lafzı ve nazmı, bir de mana ve maksadı olduğunu belirten hocamız, usûl ilminde bunların mantûk ve mefhûm olarak adlandırıldığını söyledi. Mantûkun, lafzın ve nazmın doğrudan ifade ettiği mana olduğunu; mefhûmun ise mantûkta söylenmediği halde dolaylı olarak idrakimize sunduğu manalar olduğunu açıkladı. Hocamız, bazen mefhûmun sunduğu mananın, mantûkun sunduğu manadan daha güçlü olabileceğini de ifade ettikten sonra, her ikisinin de bize çoklu anlam katmanları sunduğunun altını çizdi.

Hocamız, tedebbürî okumanın usûl ile doğrudan ilişkili olduğunu belirterek te’vil ve tahrif ayrımına dikkat çekti. Ona göre, te’vilin sınırlarını aşarak tahrife yeltenen nice farklı görüş ve düşünce ortaya çıkmıştır. Bu tahrife yeltenenler, Hurûfîlik, Bâtınîlik ve lafızcılık gibi akımlardır; bunlar bazen İşârîlik adı altında, bazen mezhepçilik adına, bazen İsrailî rivayetlerden etkilenerek, bazen de güç-bilgi arasındaki olumsuz ilişkiden hareketle bu yola başvurdular. Hocamız, modern zamanlardaki tahrifatın durumunu ise Taha Abdurrahman’ın tasnifine atıfla şöyle özetledi: Akılcılık (عقلنة), Laikçilik (علمنة), Çağdaşlık (عصرنة) ve Tarihselcilik (أرخنة) olmak üzere dört temel sebep adına tahrifler gerçekleştiğini de sözlerine ekledi.

Evrensel Okuma

Son okuma türü olarak evrensel okuma üzerinde duran hocamız şu hususlara değindi:
“Şüphesiz, Kur’an’ın, belirli bir tarihte belirli bir zaman diliminde yirmi üç yıllık bir süreç içinde belirli bir coğrafyada nazil olduğu muhakkaktır. Ancak Kur’an’ın dili, üslubu, kelimeleri, edatları, kavramlarından müteşekkil nazm-ı celili bir bütün olarak ele alındığında iki veçhesi olduğu muhakkaktır: nazil olduğu topluma hitap eden yönü, nüzulünden sonra kıyamet sabahına kadar gelecek bütün insanlara ve bütün çağlara hitap eden veçhesi.”
Ayrıca tefsir, te’vil geleneğimizde Kur’an’ın nazil olduğu ortamı, bağlamı, siyakı, sibakı, esbab-ı nüzulünü anlamak, elbette önemlidir. Ancak nüzul sebebini ilahî vahyi belirleyen yegâne unsur olarak görmek isabetli değildir. Zira esbab-ı nüzul, esbab-ı vücud değildir. Yani bir ayetin nüzul sebebi, o ayetin varlık sebebi değildir. Zira meydana gelen hâdiseler ve sorulan sorular, ayetin inişini gerektiren zorunlu sebepler değildir.

Kur’an, fikirleri, olayları, hâdiseleri anlatırken istisnai hususları; bilhassa şahıs isimlerini, yer isimlerini, mekân isimlerini vermekten büyük ölçüde imtina eden bir kitaptır. Bu, Kur’an’ın kendisini şahıslarla, zamanla ve coğrafyayla sınırlanmasını engellemek içindir.

Dersin nihayetinde, Kur’an-ı Kerim’in zamana, şahsa yahut belirli bir coğrafyaya hapsedilebilecek bir metin olmadığı hususu vurgulandı. Zira Kur’an’ın bizzat kendi dilinden ve müstesna üslubundan bir tarihselcilik yaklaşımı çıkarmak, ancak zorlamalı bir te’vil çabasıyla mümkün olup, metnin kendi usulüne karşı işlenmiş bir tecavüz niteliği taşımaktadır. Bu durum, Kur’an’ın evrensel hitabının âdemiyyet, âlemiyyet ve hâtimiyyet vasfını perdeleyen bir girişimdir.

X’de paylaşılmıştır.