İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız Usûl ve Metodoloji dersinde “Makâsıdu’t-Tekvin” konusunu ele aldı. Bu çerçevede, makâsıdu’t-tekvin ve onun alt başlığını olan makâsıd-ü halkü’l kevn üzerinde duruldu.
Hocamız, makâsıd konusuna makâsıd-ı tekvin ile başlanması gerektiğini söyledi. Ona göre ontoloji, epistemoloji ve aksiyoloji olmadan kâmil ve bütüncül bir metodolojiden söz edilemez. Ayrıca varlık, insan ve bilgi tasavvurları oluşturulmadan, varlığı, insanı ve kâinatı anlamadan, aksiyoloji adı verilen değer ve ahlak anlayışına sahip olmadan metodolojiden bahsedilemez.
Hocamız, makâsıd konusundaki yaklaşımının çerçevesini şu beş temel maksat üzerine kurmaktadır: “Makâsıd-ı Halkü’l-Kevn (kâinatın yaratılış amacı) ve Makâsıd-ı Halkü’l-İnsan’ı (insanın yaratılış amacı) anlamadan Makâsıdu’t-Tenzil’e (vahyin amacı) geçemeyiz. Makâsıdu’t-Tenzil’i anlamadan Makâsıdu’t-Teşri’ye (şeriatın amacı) geçemeyiz. Makâsıdu’t-Teşri’yi anlamadan da Makâsıdu’t-Teklif’e (yükümlülüğün amacı) geçmemiz mümkün değildir. Ana çerçevemizin bu beş maksat olması gerekir.”
Kur’an’ın yaklaşık üçte biri, varlığın yaratılış gayeleriyle ilgili olan Makâsıdu’t-Tekvin’den oluşmaktadır. Ancak, hocamız Seyyid Hüseyin Nasr’ın “Müslümanlar olarak bizler, evreni incelemeyi, kâinat üzerinde düşünmeyi terk ederek onu başkalarına havale ettik” şeklindeki eleştirisine dikkat çekerek, Müslümanların kâinat ve yaratılış hakkında düşünme konusundaki ihmalini vurguladı.
Öte yandan Avrupa tarihinde Hristiyan din adamları, akılları zorlayan eylemlerde bulunmuştur. Bu bağlamda, Güneş Sistemi’nin merkezde olduğu fikrini ortaya atan Kopernik Devrimi bir dönüm noktası olmuştur. Hocamız, bu devrimle birlikte kilisenin varlık ve kâinat tasavvurunun perişan olduğunu ve tüm vaazların geçerliliğini kaybettiğini belirtti. Galileo, teleskopla bu gerçeği kanıtladığında ise kilise tarafından yakılarak cezalandırılmıştır. Oysa bizim geleneğimizde Birûnî, “Bütün âlemlerin en faziletlisi, içinde yaşadığımız dünyadır” (efdalu’l-avalimi ed-dünya) diyerek o döneme göre oldukça farklı bir kozmolojik görüş sunmuştur.
Hocamız, el-İradetü’l-Kevniyye (evrensel irade) anlaşılmadıkça el-İradetü’ş-Şer’iyye’nin (şer’i irade) de anlaşılamayacağını ifade etti. Ona göre, Tekvinî Kitap (Kâinat) idrak edilmeden Tenzilî Kitap (Kur’an) doğru anlaşılamaz. Bu sıralama, marifetullah ve vahyi doğru kavrama açısından büyük önem taşımaktadır.
Son asırda, âlimlerimiz nezdinde Kur’an-ı Kerim’de Makâsıdu’t-Tekvin üzerine en çok yoğunlaşan isim Bediüzzaman Said Nursi olmuştur. O, eserleri ve hayatı boyunca Tenzil (Vahiy) ile Tekvin (Kâinat) arasındaki ilişkiyi kurmayı amaçlamıştır. Nursi’nin kâinat ile ilgili iki temel benzetmesi vardır: Kitap ve Mescit. Bu yaklaşım, makâsıdın öğrettiği küllî istikra (Kur’an’ı bir bütün olarak okuma ve temel amaçları belirleme) yöntemiyle incelendiğinde net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
“Tabiat kitaptır” benzetmesi ile onun ilahi ayetlerden ibaret tekvini bir kitap oluşu kastedilmiştir. Dolayısıyla, nasıl ki tenzili kitabımız ayetlerden ibarettir; tekvini kitabımız, yani tabiat da ayetlerden ibarettir: وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ /Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu O’nun ayetlerindendir. Bunda bilenler için deliller vardır.” (30/Rum, 22). Kur’an-ı Kerim bu ayette, bütün kâinatı ayetlerden müteşekkil bir kitap olarak tasvir etmiş ve bize bu kitabı doğru okumayı emretmiştir. Tekvinî Kitabı doğru okumadan, Tenzilî Kitabı doğru anlamak mümkün değildir. Kâinatı mescit olarak görme mefkuresi ise şu ayetlere dayanmaktadır: “وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ /Güneş ve Ay hesap iledir. Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.” (55/Rahman, 5-6). “يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ /Göklerde ve yerde bulunanların tamamı, Melik, Kudüs, mutlak üstün Olan, en iyi hüküm veren Allah’ı tesbih etmektedir.” (62/Cuma, 1). Hocamız, bu ayetlerde geçen tesbih ve secdenin mahiyetinin, “فَإِنَّكُمْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ / Fakat siz, onların tesbihlerini kavrayamazsınız, anlayamazsınız” (17/İsra, 44) ayetiyle açıklandığını belirtti. Burada tesbih, yalnızca boncuk çekmek değil, tesbihin hakikatini gerçekleştirmektir. Hocamız, kâinatın kitap oluşunu bizi Allah’ın varlığına ve birliğine ulaştıran, ibadete sevk eden ayetlerden müteşekkil olmasıyla; mescit oluşunu ise kâfir insan ve cinler dışındaki her şeyin secde ediyor olmasıyla açıkladı.
Hocamız, kâinatın sadece içinde yaşadığımız tabiattan ibaret olmadığını, tabiatın kâinatın yalnızca bir parçası olduğunu belirtti. İnsanın ise zişuur bir varlık olarak temyiz kabiliyetine sahip olduğunu vurguladı. İnsanın cemadat, nebatat ve hayvanattan temel farkı, bütün bu varlıkların kendisine emanet edilmiş olmasıdır. Bu nedenle, insanın temel görevi bu emanete ihanet etmemektir.
Hocamız, günümüzde yeni bir Kelâm İlmine ihtiyaç olduğunu söyledi ve Gazâlî’nin (İlcâmü’l-avâm an İlmi’l-Kelâm) Kelâm’ın yalnızca seçkinlere (havas) ait olduğu görüşüne katılmadığını dile getirdi. Ona göre, teknolojinin egemen olduğu bu çağda, Kelâm ilmini sadece havas tabakasına has kılmak artık mümkün değildir. Anaokulunda dahi anlatılabilecek bir Kelâm anlayışına sahip olmalı ve özellikle lise öğrencilerine hitap edecek bir yaklaşıma odaklanılmalıdır.
Dersin sonlarında hocamız, İshak eş-Şâtıbî’nin meşhur makâsıd tanımına yer verdi: المقصد الشرعي من وقت الشريعة إخراج المكلف ان داعية هواه ابتلا يكون عبدا لله اختيارا كما هو عبد لله اطراع “Makâsıdu’ş-Şeria, Allah’ın dini ve şeriatı göndermesindeki gayedir. Mükellefi, hevâ ve arzularının egemenliğinden çıkararak, zorunlu (ızdırari) olarak Allah’a kul olduğu gibi, kendi hür iradesiyle de (ihtiyari) Allah’a kul olmasını sağlamaktır.” Hocamız, kulluğu ızdırari (zorunlu) ve ihtiyari (seçime bağlı) olmak üzere ikiye ayırmış; Tabiatın Kulluğunun Allah’ın kanunlarına uymak zorunda olması nedeniyle ızdırari olduğunu belirtirken, irade verilmiş olması sebebiyle İnsanın Kulluğunun ihtiyari olduğunu vurgulamıştır. Makâsıdın temel gayesi ise, zorunlu olan ızdırari kulluğu seçime bağlı olan ihtiyari kulluk seviyesine yükseltmek ve bu iki hâli birleştirmektir.

