İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Usûl ve Metodoloji dersi kapsamında “Makâsıdü halki’l-kevn ve makâsıdü halki’l-insân bağlamında insanın yaratılış gayesi” başlıklı dersi gerçekleşti.
İnsanın ve kâinatın yaratılış gayeleri hakkında yüzlerce ayet varken içlerinden sadece bir ayetin esas alınması parçacı yöntemdir ve usûle aykırıdır. Hocamız bu yanlışlığı dört mefhum üzerinde durarak açıkladı: İbadet, teshîr, halife ve umran. Bu dersimizde ibadet ve teshîr kavramları ele alındı.
1-İbadet: İnsan ile Allah arasındaki ilişki dikkate alındığında genellikle Müslüman dünyada ibadet kavramı varlık gayesi olarak öne çıkmaktadır. Hocamız “insanın ve kâinatın varlık gayesi sadece ibadettir” dediğimizde usûle aykırı bir cevap vermiş olacağımızı söyleyerek ibadet kavramını makâsıdî bakış açısıyla değerlendirdi.
İbadet ile ilgili Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurulmuştur: “وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ/ Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (51/Zâriyât, 56). Bu ayet Arapçanın yapısından dolayı yalnızca ibadet ile ilişkilendirilir. Zira ibadet kavramı, Türkçeye eksik olarak aktarılmış ve çoğunlukla yalnızca namaz, oruç, hac ve umre anlamlarında kullanılmıştır. Oysa ibadetin asli anlamı dikkate alındığında, istihlâf da umran da imar da ibadettir.
Eğer ibadet bu manaları ihtiva edecek şekilde ele alınacaksa, ubûdiyet kavramı en başa yerleştirilebilir. Zira ubûdiyeti yerine getirmek için yalnızca namaz kılmak yeterli değildir; şehirler kurmak, tarlalar ekmek ve yeryüzünde hayatı güzelleştirmek gerekir. Bununla birlikte insana emanet edilen sorumluluğa riayet edilmesi de zorunludur.
Abîd ve ibâd arasındaki fark üzerinde duran hocamız bunu şu şekilde izah etmektedir: “Kur’ân’da ifade edilen âbid ve ibâd kavramları birbirinden farklıdır. Âbid, iradesini kullanmadan kulluk yapmak zorunda bırakılan kimseyi ifade eder. Kölelik kavramı da buradan türemiştir. İbâd ise, özgür iradesiyle Allah’a kul olanları ifade eder. Bu bağlamda âbid köleyi, ibâd ise gerçek anlamda kulu ifade eder. Ne var ki bu iki kavram, zaman zaman birbirine karıştırılmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerimde, “وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ / Senin Rabbin kullarına asla haksızlık yapmaz” (41/Fussilet, 46) buyurulmakta ve yine “إِلَّا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا / Herkes Rahmân’a mutlaka bir kul olarak gelecektir.” (19/Meryem, 93) denilmektedir. Bu kavramlar birlikte değerlendirildiğinde, karşımıza müthiş bir tablo çıkmaktadır. Az önce de ifade edildiği üzere İbâd kavramında özgür irade esastır; insan, Allah’a özgür iradesiyle kulluk ettiğinde ibâd olur. Buna karşılık, özgür irade devre dışı bırakıldığında insan âbid olur. İnsandan istenen ubûdiyet, özgür irade ile kabul edilen bir ubûdiyettir.”
2-Teshîr: Bu kavram Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmiştir: “وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ ۚ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ / Göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyi, kendi lütfundan olmak üzere, sizin yararlanmanıza sunmuştur. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (45/Câsiye, 13)
Teshîr ile ilgili Kur’an’da birçok ayet bulunduğunu ifade eden Hocamız, burada asıl önemli olanın bu ayetlerin doğru tercüme edilmesi ve anlaşılması olduğunu özellikle vurguladı. Teshîr’in anlamının bu ayette “gökleri ve yeryüzünü emrinize verdim, dilediğiniz gibi kullanın” anlamına gelmediğinin altını çizdi. Aksine bu ifadenin, Cenâb-ı Hakk’ın varlık âlemini bu alemin bir parçası olarak yarattığı insanın faydası ve kolaylaştırması için yarattığının bir ifadesi olduğunu söyledi.
Teshîrin temel gayeleri vardır. Birinci gaye bilinçseldir. Yani Allah’ın yaratışı ve sanatı üzerinde tefekkür etmek, düşünmek, O’nun mutlak ilmini ve kudretini tanımaktır. Teshîrin hem marifet boyutu hem de insanî bir boyutu vardır. Nitekim teshîrin semereleri, “استمرار النوع البشري والتمتع بنعم الله”, yani insan türünün devamlılığının sağlanması ve Allah’ın nimetlerinden istifade edilmesidir. Bunun yanında teshîrin toplumsal (اجتماعي) bir boyutu da vardır. Bu boyut, “فهم قوانين النفس والمجتمع الإنساني”, yani nefsin kanunlarını bilmeyi ve insanı toplumsal bir varlık olarak ele almayı ifade eder.
Fakat burada, “جميع العوالم مسخرة للإنسان” ayetinin mutlak anlamda “tüm âlemler insan için musahhar kılınmıştır” olarak anlaşılmasına hocamız katılmamaktadır. Teshîrin farklı anlamlarını şöyle sıralamaktadır.
- Kâinatın insanın hizmetine sunulması ve insanın bundan yararlanmasıdır. (خدمة الانسان ولينتفع به وهو دليل علی قدرة الله تعالى)
- İnsanın, Allah’ın kulu ve aynı zamanda tabiatın bir parçası ve efendisi olmasıdır. (الانسان عبد لله و سيد على الطبيعة) Dünya nimetlerinin tümü sadece biz insanlara verilmiş değildir; bizimle beraber kedilerin ve köpeklerin, akreplerin, yılanların, böceklerin ve diğer canlıların da hakkı vardır. Bu nedenle bu ortak kullanıma göre nimetlere bakarken diğer varlıkların haklarını da gözetmek gerekir.
- Kâinatın ibadet anlamı da bulunmaktadır. Eğer teshîr olmazsa umran gerçekleştirilemez. Burada teshîr yalnızca boyun eğdirmek olarak anlaşılırsa, bu durum teknolojinin tabiatı tahrip etmesine yol açar.
- Yeryüzünü imar etmek, bu görevi üstlenmeye uygun olmayı gerektirir. Allah insanı, bu görevi yerine getirebilmesi için kendisine gerekli olan her şeyle donatmıştır (musahhar kılmıştır).
- Hocamız gelecek ders kalan iki kavram olan hilafet ve umran üzerinde duracağını belirterek dersi noktaladı.

