Prof. Dr. Mehmet Görmez’in usûl ve metodoloji dersi kapsamında bu hafta, “İnsanın yaratılış gayesi, makâsıdu’t-tenzil ve alt başlığı olan makâsıdu’r-risale” konuları ele alındı. Önceki derste işlenen hilâfet ve imâret kavramlarının kısa tekrarının ardından makâsıdu’t-tenzîl konusuna giriş yapıldı.
Maksadü’l-hilâfe: Bu gaye, her şeyden önce hakkın ikame edilmesiyle mümkündür. Hilafetin uğruna yerine getirildiği bir hakikat vardır ve insan, öncelikle bu hakikate uygun biçimde hakkı ayakta tutmakla mükelleftir. Zira bu durum insanoğlunun yaratılış gayesidir. Hakkın ardından adaletin tesis edilmesi (العدل), adaletin akabinde ise hayır ve salahın yayılması (نشر الخير والصلاح) gelir. Bu noktada hocamız, “Yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın” (Bakara, 60) ayetini zikrederek yeryüzünde salahın yayılması için öncelikle fesadın önlenmesi gerektiğini belirtti. Dolayısıyla temel gayeler, hakkı ve adaleti ayakta tutmak, hayır ve salahı yaymak ve yeryüzünde fesadı engellemektir. İnsanoğluna verilen hilafet görevi, mahiyeti itibarıyla böyle bir sorumluluktur. Ancak hilafet kavramı tarihsel süreçte gayesel tutumundan ziyade siyasi bir terim olarak şöhret bulduğu için bu kavramın yanlış anlaşılabildiği ifade edildi.
Maksadü’l-imare: Konuyla ilgili “Allah sizi yerden var etti ve sizden yeryüzünü imar etmenizi istedi” (Hud, 61) ayeti paylaşılarak insanın yaratılış gayeleri üç başlıkta toplandı:
- Islah ve inşa: Toplumu ve yeryüzünü düzelterek medeniyet kurmak.
- Tabiatı korumak: Ağaç dikmek, yeşillendirmek ve doğanın asli dengesini muhafaza etmek.
- Fesadı önlemek: Bozulmaya ve tahribe yol açan yolları kapatmak.
Bu doğrultuda insanın kendi farkındalığına sahip olması, kendisine emanet edilen tabiatı koruması, sürekli keşif içinde bulunması ve yanlışları düzeltmesi gereken temel ilkeler olarak öne çıkmaktadır. Tüm bu süreçlerde fesadın önlenmesi esastır.
Dersin devamında farklı disiplinlerin ‘insan’ tanımları üzerinde duruldu. Filozofların insanı potansiyelleri üzerinden ‘düşünen ve konuşan varlık’, sosyologların ise ‘medeniyet kuran toplumsal varlık’ olarak tanımladığı belirtildi. Hocamız, bilim insanlarının anatomi, biyoloji ve zihin eksenli yaklaşımlarına karşın İslam’ın, insanın potansiyelini yadsımadan onu sahip olması gereken değerler üzerinden tanımladığı vurguladı. Kur’an eksenli bütüncül bir insan tasavvurunun önemini hatırlattı. Çünkü “insan, ruhuyla Hakk ile, bedeniyle de halk ile ünsiyet kurabilen bir varlıktır.”
Dersin ikinci kısmında, “Allah neden insanoğluna din gönderdi?” sorusu üzerinden tenzil ve insan arasındaki ilişki ele alındı. Makâsıdu’t-tenzil; kendi içinde makâsıdu’l-Kur’an, makâsıdu’s-sünne, makâsıdu’r-risale ve makâsıdu’d-din gibi kısımlara ayrılır. Hocamız “İnsan din için mi yaratıldı, yoksa din insan için mi gönderildi?” sorusu çerçevesinde, dinin insana rağmen değil, insanı ihya etmek için var olduğunu belirtti. Bu yüzden Allah, kulları için zorluk dilemez vurgusunu yaptı.
Hocamız, Kur’an’ın peygamberler gönderilmesinin sebebini şu ayetler ile açıkladı: “رُسُلًا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُون لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا/ Haber verici ve uyarıcı olarak resuller gönderdik ki, resullerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak üstün olandır, en iyi hüküm verendir” (4/Nisa, 165). “وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا/ Biz, bir resul göndermedikçe azap edecek değiliz” (17/İsra, 15). “وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى/ Eğer biz onları o Kur’an’dan önce bir azap ile helak etseydik mutlaka, ‘Ey Rabbimiz! Keşke bize bir peygamber gönderseydin de alçalıp rezil olmadan önce ayetlerine uysaydık’ derlerdi (20/Taha, 134). Bu ayetlerde Allah’ın insan aklı ile kurduğu ilişkiye dikkat çekildi.
Son olarak peygamberlerin görevlerini ifade eden iki temel kavram üzerinde duruldu: Güzel örneklik anlamına gelen “üsve-i hasene” ve arınmış bir toplum inşa etmeyi hedefleyen “talim ve tezkiye”. Peygamberler sadece örnek olmakla kalmaz, aynı zamanda bu örneklikle toplumu arındırma görevini de üstlenirler.

