İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji | Ders 12

İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in usûl ve metodoloji dersi kapsamında bahar döneminin ilk dersi gerçekleşti. Bu derste “Makâsıdu’s-Sünne” konusu işlendi.

Aslında makâsıdu’s-sünne önceki derslerde ifade edilen makâsıdu’t-tenzil ve makâsıdu’r-risalenin bir parçasıdır. Sünnet, Resul-i Ekrem Aleyhisselam’ın Kur’an’ı tatbik sadedinde ortaya koyduğu hayat nizamının adıdır. Hadis ise sünnetin bu nizamını bize aktaran yazılı ve sözlü rivayetlerin adıdır.

Makâsıdu’s-sünne ile makâsıd’u-hadis ayrı birer alandır. Ancak birlikte ele alınmaları gerekmektedir. Burada amaç Hz. Peygamberin büyük gayelerini tespit etmektir. Sünnet, İslam medeniyetinin kurucu kaynağıdır ve tenzilin bir parçası olarak bütün insanlığa değerler manzumesi getirmiştir. Bu yönüyle Sünnet, İslam’ın Kur’an’dan sonraki ikinci kaynağı olmanın ötesinde bir anlam taşımaktadır. O, İslam ümmetini ve medeniyetini hem kuran hem de inşa eden bir örneklik ve rehberliktir. Aynı zamanda Sünnet, asr-ı saadeti sonraki zamanlara taşıyan ve bu süreçlerde değişim ile süreklilik arasındaki ilişkiyi kuran temel bir kavramdır.

Sünnette en önemli mesele âdet ile ibadeti, yerel olan ile evrensel olanı ve dini olan ile kültürel olanı ayırmaktır. Bu da ancak makâsıdi bir bakış açısıyla tespit edilebilir. Hiçbir peygamber kendi kavminin kültürünü dine dönüştürmeye gelmemiştir.

İmam Serahsî (ö.483/1090) sünneti şu şekilde tanımlamaktadır: “Sünnet, Hz. Peygamberin örnek alınsın diye yaptıklarıdır.” Bu nedenle sünneti tatbik etmede örnek almak ile benzemek birbirine karıştırılmaktadır. Makâsıdi bakış açısına sahip olamayanlar “teessî” ile “teşebbühü” birbirine karıştırır. Ancak bizden istenen Hz. Peygamberi örnek almaktır.

Sünnet ile bidat farkı ayrıca önemlidir. Bidat’ın iki türü vardır: Zamansal bakımdan bidat kabul edilenler ve ilkesel bakımdan bidat kabul edilenler. İlk üç asırda olmayıp sonradan ortaya çıkan her şey Zamansal, bidat olarak kabul edilir. Bu tanım İslam’ın evrensel oluşu ilkesine aykırıdır. Dinde olmayan bir şeyin din haline getirilmesi ilkesel bakımdan bidat olarak görülmektedir. Özellikle Hz. Aişe’nin Hz. Peygamberden yaptığı rivayet ilkesel bidat’e işaret eder: “Her kim bu dinde olmayan bir şeyi dine sokuşturursa o reddedilmiştir.” Bir dine girebilecek en büyük bidat, bir toplumun örf ve âdetlerini din haline getirmektir. Bu durum, zamansal açıdan Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan her şeyi bidat kabul etmenin de ötesinde, kabul edilemez bir yaklaşımdır.

Hocamız bu noktada, hadis dilindeki adı ‘her konuda ahkam kesenler’ yani “Ruveybida” hadisinden bahsetti:
قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتٌ، يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ، وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ، وَيُخَوَّنُ فِيهَا الأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ، قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ الرَّجُلُ التَّافِهُ يَنْطِقُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ
Bu hadise göre Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) “Öyle zamanlar gelecektir ki, çok aldatıcı seneler olacaktır. Bu zamanlarda yalancılar hep sadık, sadık olanlar ise kâzib görünecektir. Hainler güvenilir ilan edilirken güvenilir insanlar hain ilan edilecektir. Bu zamanlarda ‘ruveybida’ çok konuşacaktır” dediğinde sahabe “Rüveybida kimlerdir ya Resulullah?” diye sormuşlar ve efendimiz; “Bu kimseler (ilmi, idraki ve yetkisi olmayan) düşük insanlardır. Ancak kamusal her meselede söz sahibi olurlar” diye yanıtlamıştır.

Sünnet konusunda küllî gayelere ulaşabilmek için üçlü bir yöntemin takip edilmesi gerektiğini ifade eden hocamız, bu yollardan birincisinin, Hz. Peygamber’in belirli bir konudaki bütün uygulamalarını esas alarak bir sonuca ulaşmak olduğunu belirtmiştir. İkinci yol ise, söz konusu mesele hakkında vârid olan hadislerden hareketle küllî gayeleri tespit etmektir. Üçüncü yol ise bu iki yaklaşımı makâsıdü’l-Kur’ân ışığında ele almaktır. Böylelikle hem Kur’an–sünnet hem de sünnet–hadis–siyer bütünlüğü sağlanmış olacaktır. Bu küllî gayeler belirlendikten sonra, tikel rivayetleri söz konusu gayeler ışığında anlamak ve yorumlamak mümkün hâle gelir.

Makâsıdu’s-sünne açısından en önemli husus, sünnetin risalet ile olan ilişkisidir. Risalet, peygamberlerin insanlığa tebliğ etmekle mükellef oldukları alanı ifade eder. Bu tasnifi en güzel şekilde ortaya koyan âlimlerden biri Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’dir (ö. 1176/1762). Dihlevî, Hüccetullâhi’l-bâliğa adlı eserinde sünneti risalet ışığında ikiye ayırır: risaletin alanına giren sünnetler ve risaletin alanına girmeyen sünnetler. Böylece sünnetin tasnifini risalet merkezli bir yaklaşım üzerinden gerçekleştirmiştir.