İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in usûl ve metodoloji dersi kapsamında “Makâsıdu’l-Ahlak” çerçevesinde rahmâni ahlak konusu işlendi.
İslam düşüncesinde ahlak sadece makâsıd değil makâsıdu’l-makâsıttır. Yani gayelerin gayesidir. Ahlak bir kemal meselesi değil bir beka meselesidir.
Makâsıd-ahlak ilişkisi üç açıdan ele alınır: Birincisi, ahlaki davranışların gayelerinin ele alınmasıdır. Niçin merhametli olmak gerekiyor? Niçin özverili olmak gerekiyor? Bunları yapabilmek için değer kavramına ve değerler felsefesine sahip olmamız gerekmektedir; çünkü davranışı ahlaki kılan değerdir. İkincisi, ahlakın gayelerin gayesi olarak ele alınmasıdır. Üçüncüsü, Taha Abdurrahman buna “tahliku’l-makâsıd” demektedir. Yani gayeleri ahlakileştirmektir, gayelerin ahlaki temelini bulmaktır.
İslam medeniyetinde ahlak kuramları; fıkhın, kelamın ve tasavvufun içerisindedir. Ancak zamanla fıkhın sadece emir ve yasaklar üzerine bina edilmesiyle, ahlaki zeminden kopuşlar yaşanmıştır. Kelam ilmi, hüsün-kubuh tartışmalarına boğulduğu için bütüncül bir ahlak felsefesi ortaya koymakta zorlanmıştır. Tasavvuf ise şeyh-mürid adabına indirgenerek evrensel bir ahlak kuramı geliştirmekte yetersiz kalmıştır.
İslam dünyasının bugün karşı karşıya olduğu en temel mesele, ahlakın bir kuvvet olarak etkisini kaybetmesidir. Bir kesim ‘gücün ahlakını’ yitirirken, bizler de genel anlamda ‘ahlakın gücünü’ kaybediyoruz. Müslümanların dünyada kendilerini yeniden ‘üstün’ bir model olarak takdim edebilmelerinin yegâne yolu, ahlaki üstünlüğü yeniden tesis etmektir. Ancak bu ahlaki üstünlüğü kuşanarak güce talip olduğumuzda diğerlerinden farkımız ortaya çıkar.
Makâsıd-ahlak ilişkisinin iki tasnifi vardır: Birincisi, külliyat-ı hamsedir. Bu külliyat-ı hamsenin her birinin sadece fıkhi boyutu yoktur; ahlaki boyutu da vardır. İkinci tasnif ise zarûriyyât, hâciyat ve tahsîniyyâttır. Taha Abdurrahman’ın ikinci tasnife itirazı vardır; çünkü bu tasnifte ahlak, yalnızca tahsîniyyâta dahil edilmektedir. O’na göre ahlak, gayelerin üzerine eklenen bir süs değil; bizzat gayelerin temelini oluşturan kurucu bir cevherdir. Bu sebeple o, gayelerin ahlakileştirilmesi (tahliku’l-makâsıd) gerektiğini savunarak ahlakı hiyerarşinin en tepesine yerleştirir.
Ahlakın beş temel boyutta yeniden temellendirilmesi gerekmektedir:
•İnsan-Ahlak İlişkisi: İnsanı diğer canlı türlerinden ayıran temel faktör ahlaktır. Bu varoluşsal gerçeklik, “Ahlaklıyım, o halde varım,” ilkesiyle mühürlenmelidir.
•Din-Ahlak İlişkisi: Ahlak dindir, din ise ahlaktır. Bu kopmaz bağın mahiyeti, güncel ihtiyaçlar ışığında yeniden tanımlanmalıdır.
•Bilgi-Ahlak İlişkisi: Ahlak, bilginin sadece incelenen bir nesnesi değil; bilginin nihai gayesi ve meyvesi olarak yeniden ele alınmalıdır.
•İslami İlimler ile İlişki: Ahlakın; fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi İslami ilimlerle olan organik bağı ve bu ilimlerin merkezindeki konumu yeniden tesis edilmelidir.
•Dijitalleşme ile İlişki: Ahlakın dijitalleşen dünya ve teknoloji ile kurduğu ilişki yeniden analiz edilmelidir.
Ahlak-makâsıd ilişkisinin yoğunlaştığı iki kavram vardır: “Maslahat” ve “İstihsan”. Bu iki kavram, ahlak ile fıkhı buluşturan ortak zemindir. Ancak fıkhi yönünün ağır basmasıyla maslahat kavramı zaman zaman fayda ve menfaat olarak anlaşılmıştır. İstihsan da sadece kıyası terk olarak anlaşılmıştır. Oysa maslahat ve istihsan kavramları, hem makâsıd-ahlak ilişkisini hem de fıkıh-ahlak ilişkisini birleştiren önemli iki kavramdır. Bu iki kavramın da yeni fıkhi araştırmalar içerisinde yeniden ele alınması gerekmektedir.
Taha Abdurrahman’ın amel teorisi; fiil, niyet ve kıymet (değer) unsurlarının ayrılmaz bütünlüğüne dayanmaktadır. Ona göre her fiil bizatihi bir amel niteliği taşımaz; bir dışsal hareketin amele dönüşebilmesi için öncelikle bilinçli bir niyet ve hür bir iradeyle gerçekleştirilmesi, ardından ahlaki bir değer ve gayeye (kıymet) matuf olması gerekir. Dolayısıyla hakiki bir amel; maddi eylemin, zihni niyetin ve ahlaki değerin birlikte olduğu bir süreçtir.
Bu derste üzerinde durulan iki önemli kavram olan “terhîmü’l-ahkâm” ve “tahliku’l-makâsıd”, hem fıkhi hem de ahlaki birer kuramı temsil etmektedir. Bu yaklaşımlar, özü itibarıyla hükümleri merhamet, makâsıdı ise ahlak temeline dayandırma gayesi taşır. Tahliku’l-makâsıd kavramını bir örnekle açmak gerekirse; namazın gayesi Allah’a kulluk, kulluğun gayesi O’na yakınlık, yakınlığın gayesi ahireti kazanmak ve nihai gaye ise cennete nail olmaktır. Ancak bu zincirin halkalarını birbirine bağlayan temel ahlak gerçekleştirilmediği sürece, söz konusu gayelerin hiçbirine hakiki manada ulaşılamaz.
Terhîmü’l-ahkâm ise Allah’ın bildirdiği her hükmün özünde ilahi bir rahmet bulunduğu gerçeğine dayanır. Bu kuram, şer’i her hükmü kendi “Rahmânî” aslıyla anlamayı ve yorumlamayı esas alır. Allah, şeriatı Hâkim sıfatından önce, her şeyi kuşatan Rahmân sıfatı ile vazetmiştir; dolayısıyla rahmetini yitiren bir hükmün şer’i olma vasfı da zedelenir. Burada amaç hükmü ortadan kaldırmak değil, aksine her şeklî hükmü kuru bir kanun olmaktan çıkarıp rahmet yasasının bir parçası haline getirmektir.

