İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji | Ders 18

İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in usûl ve metodoloji dersi kapsamında “Makâsıdu’ş-Şeria” başlıklı dersi gerçekleşti.

Makâsıd meselesi modern zamanlarda altı farklı yöntem ile ele alınmaktadır.

  1. İslam, fıkhın kaynağı olmakla birlikte, fıkhın yenilenmesine imkân tanıyan bir gelenek sunar. Tahir b. Âşûr (1879–1973) ve Allâl el-Fâsî (1910–1974), makâsıd konusunu fıkhın yenilenmesi amacıyla yeniden ele almıştır. Bu âlimler, fıkıh ve usulün içinde kalarak, makâsıd yöntemini merkeze almak suretiyle bu ilimleri yenilemeye çalışmışlardır. Temel iddiaları, külli makâsıdın beş unsurdan ibaret olmadığıdır. Bu çerçevede, hürriyet, özgürlük ve toplumsal adalet gibi unsurları da makâsıd kapsamına dâhil etmişler ve makâsıdı içtihadın merkezine yerleştirmişlerdir.
  2. Bu yöntemde, makâsıdı bir medeniyet kurmanın merkezine yerleştiren bir bakış açısı söz konusudur. Bu çerçevede, Yusuf el-Karadâvî (1926-2022) ve Ahmed er-Raysuni (d. 1953) makâsıdı, bir medeniyet tasavvurunun temel unsuru olarak ele almışlardır. Bu âlimler, makâsıdı sadece Fıkıh ve usul ilminin konusu olarak görmeyip, dinî düşüncenin genel çerçevesini belirleyen bir ilke olarak değerlendirmişlerdir. Böylece makâsıdı, dar anlamda bir fıkıh meselesi olmaktan çıkararak daha evrensel ve medenî bir bakış açısına dönüştürmeyi amaçlamışlardır.
  3. Bu yöntemde makâsıd, insana, varlığa, kâinata, dine ve vahye yönelik bütüncül bir bakış açısı olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi Casir Avde (d. 1966)’dir. Bu yöntemi benimseyenler, Makasıdü’ş-Şeria anlayışını, İslam şeriatını yalnızca bir ahkâm sistemi olarak değil, kâmil bir nizam olarak değerlendiren bir çerçevede yeniden yorumlamaktadır. Bu bağlamda, yorum çoğulluğunu ve farklı perspektifleri dikkate alan bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Söz konusu yöntem, sistem teorisi ve çağdaş düşünceyi içeren daha geniş bir teorik ve felsefî perspektif barındırmaktadır.
  4. Bu yaklaşımda makâsıd, ahlak merkezli bir yöntem olarak ele alınmaktadır. Bu çerçevenin en önemli temsilcisi Taha Abdurrahman (d. 1944)’dır. Bu yöntemde makâsıd, dinin nihai gayesi olarak ahlakı merkeze alan bir perspektifle yeniden yorumlanmaktadır. Ahlak, sadece fayda ve vazife temelli bir yapı olarak değil; makâsıd yoluyla İslam ahlakının, rahmet, emanet ve haya gibi temel değerler etrafında inşa edilebileceği bir alan olarak değerlendirilmektedir.
  5. Beşinci yaklaşım, makâsıdı hukuk ve insan hakları perspektifi çerçevesinde ele alan bir bakış açısıdır. Bu yaklaşımın önde gelen temsilcileri arasında Tarık Ramazan (d. 1962) ve Abdullahi Ahmed en-Naim (d. 1946) yer almaktadır. Bu düşünürler, makâsıd yöntemini kullanarak İslam’ı insan hakları, özgürlük ve modern hukuk bağlamında yeniden yorumlamaya çalışmışlardır.
  6. Son yaklaşım ise umran merkezli bir okumadır. Bu bakış açısı, İbn Haldûn (1332-1406)’un geliştirdiği umran teorisine dayanmaktadır. Bu çerçevede makâsıd, bireysel hükümlerin ötesinde, toplumsal düzenin ve medeniyetin işleyişini açıklayan bir ilke olarak ele alınmaktadır. Böylece makâsıd, beşerî umranın oluşumu ve devamlılığı bağlamında yorumlanmaktadır.
    Hocamız şeriattan söz ederken Kur’an’da en çok başvurulan metaforlardan birisi olan “yol”metaforu üzerinde durdu. Tarik, sırat, sebil, sünnet ve şeriat kavramları yolu ifade eder. Yolu kaybetmeye dalalet, yolu tekrar bulmaya ise hidayet denilmektedir. Yol ve yola dair kavramlar iyi anlaşıldığı takdirde İslam da iyi anlaşılır. Hadler yolla ilgilidir; çünkü yolun sınırlarını gösterir. Cihad yolla ilgilidir; yoldaki çabamızı gösterir. İctihad yolla ilgilidir; yoldaki zihinsel eylemlerimizi gösterir. İsrâ yolla ilgilidir; yatay bir yolculuktur. Miraç yolla ilgilidir; dikey bir yolculuktur.
    Bir yola şeriat denilebilmesi için iki şey lazımdır: Birincisi, o yolu oluşturan bir kaynak su; ikincisi ise o suyun akmasıdır. Akarken de kendisine bir yol bulması gerekir. Şeriat dediğimiz şey tam olarak budur. Şeriatın yolu ifade eden diğer tüm kavramlardan ayrılan yönü; bir kaynağa dayanması, kaynaktan suyun çıkması, suyun kendisine bir yol bulması ve bu akışın süreklilik arz etmesidir.

Şeriatı ‘yol’ anlamındaki diğer kelimelerden ayıran bir diğer özellik, Şâri’, teşrî’ ve şeriat kavramlarıyla olan ilişkisidir. Suyu ortaya çıkaran kudrete Şâri’, suyun akışına Şeriat, suyu akar hâle getirme eylemine de Teşri’ denilmektedir.

Bununla birlikte, şeriat kavramı tarihsel süreç içerisinde çeşitli anlam daralmalarına uğramıştır. Başlangıçta geniş bir anlam alanına sahip olan şeriat, zamanla daha çok ahkâm merkezli bir yapıya indirgenmiştir. Bu süreçte Fıkıh ilminin gelişimi, şeriatın belirli bir uzmanlık alanı çerçevesinde ele alınmasına yol açmıştır. Böylece Şari’ hâkim, şeriat ahkâmve dolayısıyla kullar da mahkûm olarak görülmüştür. Aslında her şey şeriatın ta kendisi olmasına rağmen fıkıh, şeriat kavramını kendi ihtisas alanına çekerek belli başlı kaidelere ait kabul edilmesine neden olmuştur. Modern zamanlarda ise şeriat kavramı sadece kol kesmeye, recmetmeye ve sopa cezası vermeye indirgenerek ikinci kez daralmaya uğratılmıştır.

İlk asırlardan itibaren bazı alimler din ve şeriat arasında bir ayrım yapmış ve “Din Adem’den Hatem’e kadar bütün peygamberlere gelen nizamın adıdır, sabit ve değişmezdir; tevhid,uluhiyet, rububiyet ve ubudiyet gibi esasları kapsar. Şeriat ise peygamberden peygambere değişen hükümlerdir” demişlerdir.

Şâtıbî (ö. 790/1388)’nin “hükümlerin maksat, uygulama şartları ve maslahatı bakımından birbirinden farklı olduğu” görüşüne göre “her hükmün bir şer’iyyeti ve bir meşruiyeti vardır”diyebiliriz. Şer’iyyet, hükmün şeriattaki varlığıdır. Meşruiyyet ise şeriatta var olan bir hükmün tatbik edilebilirliğidir. Nice şer’î hükümler tatbik edilemez hâle gelebilmektedir. Çünkü Şer’iyyet için sadece şeriata dayanması yeterlidir; meşruiyyet içinse sadece şeriata dayanması yetmez, pek çok sebep gereklidir. Örneğin Hz. Ebu Bekir döneminde, Müellefe-i kulûba zekât vermek şer’î olarak gerekliydi. Ancak Hz. Ömer, bu gruba zekâtın artık verilmeyeceğini söyleyerek uygulamayı yürürlükten kaldırmıştır. Hz. Ömer bunu, o hükmünşer’iyyetini reddettiği için değil, mevcut hükmün meşruiyyetini kaybettiği için yapmıştır. Hükmün şer’iyyeti ne kadar önemliyse, hükmün meşruiyeti de o kadar önemlidir. Bu nedenlehükümlerin şer’iyyet ve meşruiyyet şartları mutlaka dikkate alınmalıdır.