İDE’de bu hafta, Prof. Dr. Mehmet Görmez’in usûl ve metodoloji dersi kapsamında “Zarûriyyât, Hâciyat ve Tahsîniyyât” başlıklı dersi gerçekleşti.
İslami ilimlerde taksimler, indirgemek için değil bize bir şeyler anlatması içindir. Ancak İslam düşünce geleneğinde taksim meselesi zamanla indirgemeye dönüşmüştür. Bu dönüşüm, beraberinde taksimlerin dışına çıkılamaz ve ekleme yapılamaz anlayışını getirmiştir.
Cüveyni ilk defa külli istikra yöntemiyle beşli bir tasnif yapmıştır:
• Zarûriyyât: Hem din hem de mükellef açısından olmazsa olmaz hususları ihtiva eder. Dünyada salah, ahirette ise felaha ulaşmanın gereğidir. Olmadığında ise dünya ve din fesada erer.
• El-hâceyu’l-âmme (Hâciyat): Yokluğunda din ve dünya tamamen fesada uğramamakla birlikte, işlerin zorlaşması, meşakkat ve güçlüklerin ortaya çıkması söz konusudur.
• El-mükerramat (Tahsîniyyât): Daha çok insanı onurlandıran, insani değerleri ifade eden hususları ihtiva eder.
• El-Mendubat: Yapılması tavsiye edilen fiilleri ifade eder. Yokluğunda din ve dünya fesada uğramaz, ancak yerine getirilmesi kişinin amelini ve takvasını artırır, ahlaki olarak olgunlaştırır.
• Akla irca edilmeyen hususlar: Akılla bütün boyutları idrak edilmesi mümkün olmayan hususları ifade eder. Bu tasnifi merkezinde makâsıdu’l-ibadat vardır.
Bu gibi tasnifler yapılırken iki hususa dikkate alınır: Birincisi Şâri, şeriatı, Kur’an’ı ve Sünneti ele alarak değerlendirmek, ikincisi ise şeriatın muhatabı olan mükellefi esas alarak tasnif yapmak. Sadece Şâri ve şeriat eksenli ya da sadece mükellef eksenli bir tasnif olmaz. Yapılan tasnif, her yönü de ihtiva etmelidir.
İkinci tasnif, zarûriyyâtın nelerden oluştuğu meselesidir. Zarûriyyât, ilk asırlardan Şâtıbî’ye kadar beş esas olarak ifade edilmiştir; sadece Karâfî altıncı bir hususu dile getirmiştir. Bunlar dini, canı, aklı, nesli ve malı korumaktır. Karâfî bunlara ilaveten ırzın korunmasını da getirmiştir. Buradaki “ırz” kavramı Türkçeye çoğu zaman eksik aktarılmakta; yalnızca namus olarak daraltılmakta ve hatta kadınlara özgü bir alan gibi anlaşılmaktadır. Oysa ırz, daha geniş anlamda insanın onuru ve şerefidir; haysiyetin korunmasını ifade eder. Sonraki dönemlerde İbn Âşûr, Allal el-Fâsî ve Reşit Rıza gibi alimler de bu beş zarûriyyâta eklemeler yapmışlardır.
İslam âlimleri, bulundukları şartlara göre kurucu âlimler ve koruyucu âlimler olarak ikiye ayrılırlar. Kurucu âlimler döneminde ön plana çıkan kavram emniyettir; yani akıl, can ve mal emniyetini esas alırlar. Bu kavramlarla yalnızca koruma değil, güven içinde yaşatma hedeflenir. Koruyucu âlimlerin bulunduğu dönemde ise hıfz kavramı esas alınır. Dinin, canın, aklın ve malın tehdit altında olduğu bir zeminde öncelik, bunları muhafaza etmektir. Her kurucu koruyucudur ama her koruyucu kurucu değildir. Kurucu âlimler emniyeti sağlamak için İslam’ın hayata verdiği değer üzerinde dururken, koruyucu âlimler kısas üzerinde dururlar. Kurucular nesil emniyetini sağlamak için iffet ve hayayı topluma nasıl hâkim kılacakları üzerinde yoğunlaşırken, koruyucular hadler üzerinde dururlar. Bu durum iki farklı fıkıh anlayışını temsil eder. İslam dünyasında birinci bakış açısı olan kurucu âlim anlayışı ise bir türlü egemen olamamaktadır.
Bu tasnifteki sıralama da oldukça önemlidir ve her bir kavramın bu sıralama üzerinden yeniden düşünülmesi gerekmektedir; Tahsîniyyât zarûriyyâta takaddüm edemeyeceği gibi, hâciyât da zarûriyyâtın önüne geçemez. Gerektiğinde hâciyât için tahsîniyyât, zarûriyyât için ise hâciyât terk edilebilir. Bir müçtehid içtihatta bulunmak için bu taksimi bilmek zorundadır. Aksi taktirde deliller çatıştığı zaman hangisi hangisine tercih edeceğini bilemez. Dolayısıyla bu kavramların tanımlarını çok iyi bilmek durumundadır.
Sonuç olarak, İslami ilimlerdeki bu taksimler indirgemeci bir bakışla anlaşılmamalı, aksine müçtehidin içtihat sürecinde delilleri tercih edebilmesi için birer yol gösterici olarak kabul edilmelidir. Şâri ve mükellef eksenli bu tasniflerin hiyerarşik sıralaması gözetilerek, koruyucu âlimlerin ‘hıfz’ odaklı tutumu yerine kurucu âlimlerin ‘emniyet’ merkezli bakış açısı egemen kılınmalıdır. Ancak bu sayede, taksimlerin dışına çıkılamaz olduğu yönündeki yerleşik anlayış aşılarak İslam düşünce geleneğindeki asli gayeye uygun hareket edilebilir.

